DELHİ TÜRK SULTANLIĞI
ÇERKEZ ETHEM AYAKLANMASI VE SONRASI GELİŞMELER
BİZANS İMPARATORLUĞU
AVRUPA VE FEODALİTE DÜZENİ
SEZAR KİMDİR? (Caius İulius Caesar, Romalı general ve devlet ada
İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ
KARLOFÇA ANLAŞMASI VE OSMANLI DEVLETİNE ETKİLERİ
I.II.BALKAN SAVAŞLARI VE OSMANLI DEVLETİ
KIRIM SAVAŞI VE SONUÇLARI
HAÇOVA ZAFERİ
MALTA SEFERİ
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN VE ZİGETVAR SEFERİ
RODOS ADASININ FETHİNİN OSMANLI DEVLETİ AÇISINDAN ÖNEMİ
KÖPRÜLÜ FAZIL AHMED PAŞA VE UYVAR SEFERİ
HİNT DENİZ SEFERLERİNDE BAŞARIYA ULAŞILABİLDİ Mİ?
OSMANLI DEVLETİNDE DİVÂN-I HÜMÂYUN nedir?ÜYELERİ KİMLERDİR?
OSMANLI DEVLETİNDE DİVÂN-I HÜMÂYUN nedir?ÜYELERİ KİMLERDİR?
İslâm dünyasında
Hz. Ömer ile başlayan divân teşkilatı
daha sonra değişik şekil ve isimlerle gelişip devam etti. Osmanlı döneminde bizzat padişahın başkanlığında önemli devlet işlerini görüşmek üzere toplanan divâna; "Divân-ı Hümâyun" denirdi.Bugünkü Bakanlar Kurulu gibi çalışan Divân-ı Hümâyun önceleri Divanhane'de toplanırken
Fatih zamanında Topkapı’da; Kanûnî zamanında ise
Kubbealtı denilen yerde toplanmaya başlamıştır. Bu müessesenin
devletin ilk yıllarında nasıl geliştiğine dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak araştırmacılar bu müessesenin daha Osman Gazi zamanında ortaya çıktığını kaydederler. Herhalde bu
Anadolu beyliklerinde ortaya çıkan divanın bir benzeri olmalıdır ki
pek fazla bir gelişme göstermemiştir. Babasının yerine geçip Bey ünvanını alan Orhan döneminde
divanın varlığı artık kesinlik kazanmış görünmektedir. Hatta Âşık Paşazâde’nin
Orhan Bey zamanında
divana gelmek zorunda olan devlet adamlarının (divan üyeleri) burmalı tülbent
yani bir çeşit sarık sarmalarını emrettiğini söylemesi
onun divan erkânı için bir kıyafet tespit ettiğini göstermektedir. Osmanlı divanı
daha sonra gelen hükümdarlar vâsıtasıyla bir hayli geliştirilerek devletin en önemli organları arasında yer alacaktır.
Divân-ı Hümâyun deyimi Fatih döneminde kullanılmaya başlanmıştır.
XV. yy sonlarından itibaren Divân-ı Hümâyun bürokrasisi daha da gelişmiş
XVI. yüzyıldan itibaren klâsik yapısına kavuşmuştur. Divân-ı Hümâyun II. Bayezid ve I. Selim dönemlerinde gelişimini sürdürmüş
Kânûnî Sultan Süleyman döneminde tam kurumsal yapısına kavuşmuştur . Bu dönemden sonra bir müddet durumunu korumuş olan Divan-ı Hümayun XVII. yy ortalarından itibaren fonksiyonları azalmaya başlamış XVII. yy sonlarına doğru devlet işleri vezir-i âzam divanında görüşülmeye başlanmıştır.Sultan II. Mahmut döneminde ve 1826 yılında Yeniçeri ocağının kaldırılması üzerine "Divân-ı Hümâyun" tabiri de kaldırılarak yerine "Meclis-i Vükelâ" veya "Meclis-i Has" denmeye başlamıştır. İşlevlerini kaybeden Divân-ı Hümâyun sembolik olarak da olsa devletin yıkılışına kadar devam etmiştir.
İlk dönem Osmanlı divanının çok sade ve basit olduğu tahmin edilebilir. Öyle anlaşılıyor ki bu ilk divan
uç beyliği zamanındaki şeklini az çok muhafaza etmişti. Divan heyetinde
Osmanlı beyinin kendisinden başka bir veziri
muhtemelen hükümet merkezi olan şehrin kadısı
beyliğin malî işlerini idare eden nâib veya defterdar gibi az sayıda üye vardı. Zaman zaman
bey yerine icâbında orduyu kumanda eden şahıs olarak sahnede Osmanlı beyinin oğlu görülmektedir ki
bu vaziyet
divan kuruluşunun uç beyliği divanının modeline göre olduğu hakkında bir kanaat vermektedir. Fakat Selçuklu Devleti tamamen yıkılıp Moğol nüfuzu da sarsılmaya başlayınca müstakil bir devlet olma yolunu tutan Osmanlı Beyliği’nde
divanın gittikçe Selçuklu divanı modeline benzer bir mâhiyet kazandığı görülür.
Orhan Bey zamanında müesseseleştiği görülen divanın üyeleri için
artık resmî bir kıyafetin tespit edildiği görülür. Divan toplantıları
Sultan I. Murat
Yıldırım Bayezid
Çelebi Sultan Mehmet ve II. Murat devirlerinde de devam etmişti. Yıldırım Bayezid
halkın şikâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çıkardı. Herhangi bir derdi ve sıkıntısı olanlar orada kendisine şikayette bulunurlardı. O da bunların problemlerini derhal çözerdi.
Divan
Orhan Bey zamanından
Fâtih'in ilk devirlerine kadar her gün toplanırdı. Toplantılar sabah namazından sonra başlar ve öğleye kadar devam ederdi. XV. asrın ortalarından sonra (Fâtih dönemi) toplantılar haftada dört güne (Cumartesi
Pazar
Pazartesi
Salı) inmiş
Pazar ve Salı günleri de arz günleri olarak tespit edilmişti.
Divan
hangi din ve millete mensup olursa olsun
hangi sınıf ve tabakadan bulunursa bulunsun
kadın erkek herkese açıktı. İdarî
siyasî ve örfî işler re'sen(başlı başına
müstakil)
diğerleri de müracaat
şikâyet veya görülen lüzum üzerine veya itiraz sebebiyle temyiz suretiyle incelenir ve değerlendirilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan
zulüm gören veya mahallî kadılarca haklarında yanlış hüküm verilmiş olanlar
vali ve askerî sınıftan şikâyeti bulunanlar
vakıf mütevellilerinin haksız muamelelerine uğrayanlar vs. gibi davacılar için divan kapısı daima açıktı. Divanda önce halkın dilek ve şikâyetleri dinlenir
ondan sonra devlet işleri görüşülüp karara bağlanırdı. Divân-ı Hümâyundan çıkan kararlara "hüküm" adı verilirdi. Hükümler
ahkâm defterlerine sıra ile yazılırlardı.
Divanda idarî
askerî ve örfî işler vezir-i âzam
şer'î ve hukûkî işler kadıasker
malî işler defterdar
arazi işleri de nişancı tarafından görülürdü. Divan müzakereleri o günkü rûznâmeye (gündeme) göre yapılırdı. Toplantı bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane
vezir-i âzamın mührü ile mühürlenip kapandıktan sonra çavuşbaşı
elindeki asasını yere vurarak divanın sona erdiğini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri ağası padişah tarafından kabul olunarak ocak hakkında bilgi alınırdı. Ondan sonra kadı askerler huzura girip kendileri ile ilgili işleri arz ederlerdi. Bundan sonra da vezir-i azam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padişahlar
vezir-i âzam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usûl
Fâtih Sultan Mehmet döneminde kaldırılmıştı. Divan erkânından(üyeleri) başka o gün işleri için divana gelmiş bulunan halka da din ve milliyet farkı gözetilmeksizin yemek verilirdi.
Öyle anlaşılıyor ki
Osmanlı Devletinde Divân-ı Hümâyun
devletin en yüksek organı özelliğini taşımaktaydı. Devlet başkanı olarak hükümdar
sık sık divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacını hissediyordu. Bu durum
devlet idaresinin bir kişinin değil
bir kurulu teşkil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanılarak en mükemmel şekilde yapılabileceğinin açık bir göstergesidir. Divanda
halk ile devletin bütün problemleri
özellikle tımar işleri ve önemli mevkilere yapılacak atamalar da görüşülmekteydi. Bu
yüksek memuriyetlere
hükümeti teşkil eden üyelerin fikirlerinin alınarak atamalar yapıldığına işarettir. Bir kurulun yapacağı atamaların ise bir tek kişinin yapacağı atamalardan daha isabetli olacağı bir gerçektir. Divanda son söz şüphesiz ki sultanındır.
DİVÂN-I HÜMÂYUNUN ÜYELERI
PADİŞAH VEZİR-İ ÂZAM (SADRAZAM)1-Kubbealtı 2-Kadıaskerler 3-Defterdarlar 4-Nişancı Vezirleri Rumeli Anadolu Rumeli Anadolu Kadıaskeri Kadıaskeri Defterdarı Defterdarı (baş defterdar)Kuruluş dönemi Osmanlı divanı
her gün sabah namazından sonra padişahın huzurunda toplanarak görevinin gerektirdiği işleri yapardı. Divan toplantılarında üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardı. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile meşgul olurdu. Padişahı bir tarafa bırakacak olursak kuruluş döneminde divanda vezir-i âzam
kadıasker
defterdar ve nişancı gibi asil üyeler bulunuyordu.Bunların yanında vezir rütbesinde bulunmak şartıyla kaptan-ı derya ve yeniçeri ağası
yine merkezde bulundukları taktirde vezir rütbesi olan Rumeli Beylerbeyi de divan üyeleri arasında yer alabilmekteydiler. Şeyhülislam Divân-ı Hümâyun üyesi değildi; ancak kendisinden bilgi alınmak üzere divana çağrılabilirdi. Şimdi Divân-ı Hümâyun üyelerini kısaca tanıtalım.
VEZIR-I ÂZAM VE VEZIRLER(Kubbealtı Vezirleri)
Osmanlıların ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sınıfına mensuptu. Daha sonra vezir sayısı artınca birinci vezire "Vezir-i Âzam" denildi. Vezir-i âzam (bugünkü başbakan konumunda)
padişahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarın mutlak vekili olduğundan
sözü ve yazısı padişahın iradesi ve fermanı demekti. Ayrıca bütün işlerde birinci merci vezir-i âzamdı.
Vezir-i âzam
padişah fermanıyla atanır ve hükümdarın mutlak vekilidir. İcabında padişah adına Divân-ı Hümâyuna başkanlık ederdi.. O gelmeden divan toplantısı yapılamazdı. Herhangi bir sebeple divan toplantısına katılamayacaksa veya serdar-ı ekrem olarak ordunun başında bulunuyorsa
vekili olan "sadaret kaymakamı" Divân-ı Hümâyun toplantısına başkanlık ederdi.Pâdişahın elips şeklindeki altın bir mührü
vezir-i âzamlığın alameti olarak yanlarında bulunurdu. Vezir
devlet işlerinde bütün salahiyet ve mesûliyetlere sahip olduğu gibi bütün azil ve tayin işleri de onun isteği ve yetkisi ile olurdu. Bu dönemlerde
hükümdarlarca hiç bir taleplerinin reddedilmemesi âdet haline gelmişti.
Kanunnâme metinleri incelendiğinde vezir-i âzamlar
padişahın vekili olarak büyük ve geniş yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o
padişahı temsil etmekteydi. Vezir-i âzam (Kanunî döneminden itibaren) sadrazamlar
padişahın yüzük şeklindeki tuğralı altın mührünü taşırlardı. Vezir-i âzamların
diğer vezirlerden farkları "mühr-i hümâyun" denilen bu mühür ile olup hükümdarlık salâhiyetinin icrasına ve padişahın kendisini vekil ettiğine dâir bir delil olduğu için onlar bu mührü örülmüş bir kese içinde koyunlarında taşırlardı. Vezir-i âzamın görevden alınması veya ölümü halinde "mühr-i hümâyun" ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya divana gönderilmek veya vezir-i âzam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi sûretiyle verilirdi.
Osmanlı Devleti'nde XVIII. asrın ilk yarılarına kadar yalnız devlet merkezinde bulunup divân-ı hümâyuna katılmakla görevli (bugünkü devlet bakanları konumunda)"kubbealtı veziri" veya "kubbenişîn" denilen vezirler vardı. Bunların sayıları(en fazla 7) pek fazla değildi. Kubbealtı vezirleri divanda kıdem sırasına göre otururlardı.
Fâtih Sultan Mehmet'ten itibaren hükümdarlar Divân-ı Hümâyun toplantılarına katılmayı terk edip
divan başkanlığını sadrazama bıraktıktan ve XVI. asrın ikinci yarısında bu toplantılar haftada dört güne düşürüldükten sonra hükümdarlar
kafesli bir pencerenin ardından divanı izler; arz odasında sadrazamın verdiği bilgi ve açıklamaları dinleyerek görüşmelerden haberdar olurdu.
KADIASKER (Kazasker)
Osmanlı Devleti'nde askerî ve hukukî işlerden sorumlu olan(bugünkü adalet bağanlığı gibi) kadıaskerlik teşkilâtı
gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmişe sahiptir. Hz. Ömer tarafından ordugâh şehirlerine tayin edilen kadılar
sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet taşıyorlardı. Bu sebeple
kadıaskerliğin Hz. Ömer tarafından kurulduğu belirtilmektedir. Abbasîlerde de görülen bu mansıb (makam
rütbe) Harzemşahlarda
Anadolu Selçukluları’ nda Eyyûbîler'de
Memlûklülerde ve hatta Karamanlılarda da vardı.
Kadıaskerlik
Osmanlı ilmiye teşkilâtı içinde önemli bir mevki idi. Kadıasker terkibindeki "asker" kelimesi
müessesenin özelliği açısından önem taşır. Zira
Şeyhülislâmlıktan takriben bir asır kadar önce (80 sene) kurulmuş olan müessesenin kuruluşunda devletin
asker ve onların ihtiyaçlarını karşılamada titizlikle hareket ettiğini göstermektedir. Bununla beraber
Divân-ı Hümâyun âzâsı olan kadıaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sınırlı değildi. Kadıaskerler aynı zamanda bütün sivil ve adlî işlere de bakıyorlardı. Onlar
belli seviyedeki bazı kadı ve nâiblerin tayinlerini de yapıyorlardı. Divan toplantılarında vezir-i âzamın sağında vezirler
solunda da kadıaskerler yer alırdı.
Fâtih Sultan Mehmet’in son senelerine kadar yalnız bir kadıaskerlik vardı. Hududların genişlemesi ve işlerin çoğalması yüzünden 1481 yılında biri Rumeli
diğeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrıldı ve Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etti.
Protokole göre daha üstün addedilen Rumeli kadıaskerleri ile daha aşağı bir mevkide bulunan Anadolu kadıaskerinin vazifeleri kanunnâmelerle belirlenmişti. Buna göre Anadolu'da bulunan müderris ve kadıların tayini
Anadolu kadıaskerinin
Rumeli'de bulunan müderris ve kadıların tayini de Rumeli kadıaskeri tarafından yapılmaktaydı. Görüldüğü gibi müessesenin görevleri
eğitim ve yargı teşkilatının idaresi
ordu ve askerî zümrenin gerek barış
gerekse savaş sırasında hukûkî ihtilaflarının (ayrılık) giderilmesi ve davalarının görülmesi şeklinde iki ana grupta toplanabilir.
Divân'daki davaları dinleyen kadıaskerler
Salı ve Çarşamba hariç olmak üzere her gün kendi konaklarında divân kurup kendilerini ilgilendiren şer'î ve hukukî işlere bakarlardı. Kadıaskerlerden her birinin tezkireci
rûznamçeci
matlabçi
tatbikçi
mektupçu ve kethüda olmak üzere yardımcıları bulunurdu. Ayrıca her birinin davalı ve davacıyı divâna getiren yirmişer yardımcısı bulunmaktaydı.
Padişah
sefere çıktığı zaman kadıaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padişah sefere gitmediği takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda şer'î muameleleri görmek üzere onların yerine "ordu kadısı" tayin edilip gönderilirdi. Aynı şekilde padişahlar Edirne'ye gittikleri zaman onlar da padişahla birlikte gider ve akdedilen divân oturumlarına iştirak ederlerdi.
Bu müessese
Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiş
Osmanlı hükümeti ile birlikte o da tarihe mâl olmuştur.
DEFTERDÂR
Defter ile dâr kelimelerinin birleşmesiyle oluşan "defterdâr" "defter tutan" demektir. Doğudaki Müslüman devletlerin "müstevfi" dedikleri görevliye Osmanlılar
defterdâr diyorlardı.Defterdâr
Divan-ı Hümayun'un aslî üyelerinden birisiydi ve Osmanlı Devleti'nin malî işleriyle ilgilenirdi. Defterdârlık bir bakıma günümüzdeki Maliye bakanlığı mânâsını gelir. Osmanlılar
XIV. asrın son yarısında ve Sultan I. Murat zamanında maliye teşkilâtının
temelini atıp onu tedricen(aşama aşama) geliştirmişlerdir. Buna bakarak Osmanlıların daha kuruluş yıllarından itibaren maliye işleri üzerinde önemle durdukları söylenebilir.
Fâtih Sultan Mehmet tarafından ilan ettirilmiş olan Kanunnâme-i Âl-i Osman ile diğer kanunnâmelere göre defterdâr
padişah malının (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Dış hazine ile maliye kayıtlarını ihtiva eden devlet hazinesinin açılıp kapanması defterdârın huzurunda olurdu. Başka bir ifade ile hazinenin açılmasında hazır bulunmak
defterdârın vazifeleri arasında bulunuyordu. Divân’ın aslî üyelerinden olan defterdâr
sadece salı günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber
padişahın huzurunda okuyacağı telhîs(özet) hakkında daha önce vezir-i âzamla görüşür ve onun görüşünü ve onayını alırdı. Bayram tebriklerinde padişah vezirlere olduğu gibi defterdarlara da ayağa kalkardı.
Genel olarak devlet gelirlerini çoğaltmak
gerekli yerlere harcamak ve fazla olanı da muhafaza altında bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdâr
Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kuruluş yıllarında bir defterdâr varken
daha sonra
yeni yeni yerlerin fethedilmesi ve ihtiyaçların çoğalması sebebiyle sayıları artırıldı. Bunlar
II. Bayezid dönemine kadar Rumeli'de hazineye ait işlere bakan Rumeli defterdârı veya baş defterdâr ile Anadolu'nun malî işlerine bakan Anadolu defterdârı olmak üzere iki kişi idi. Sefer esnasında baş defterdâr(Rumeli Defterdârı) ordu ile gittiği zaman
Anadolu defterdârı onun yerine vekâleten bakardı.
Defterdârlar
kendilerini ilgilendiren malî işlerdeki şikâyetleri
Defterdâr Kapısı’nda kurulan divanda dinler ve gerek görülürse "tuğralı ahkâm" verirlerdi. Zaten kanunnâmeye göre kendilerine bu salahiyet verilmiştir. Her defterdâr
kendi dairesinden çıkan evrakın arkasını imzalardı. On yedinci asrın ortalarından itibaren bütün maliye hükümlerinin (tuğralı ahkâm) arkalarına kuyruklu imza koyma hakkı
baş defterdâra verildi. Bundan başka baş defterdâr
divan kararı ile malî tayinlere ait kuyruklu imzası ile "buyruldu" yazmakla birlikte bunun üst kenarı sadrazamın buyruldusuyla tasdik olunurdu. Defterdâr
sadrazama müstakil olarak yazdığı veya havale edilmiş bir muameleli kağıt üzerine cevap verdiği zaman
kuyruklu imza koymaz
topluca bir imza koyardı.
Baş defterdâr rütbe ve itibarda "nişancı" gibidir.Padişahın malının vekili odur. Vezir-i âzam ise onun denetleyicisidir.Maliyeye ait davaları dinler. Maliye tarafından hüküm verirdi. Kanunnâmede belirtildiği üzere devlet gelir ve giderleri ile ilgilenen defterdârların vazifeleri
sadece devlet hazinesini zenginleştirmek değildir. Onlar
devlet hazinesine haram malın girmesine engel olmak zorunda oldukları gibi yetim malı dahi sokmayacaklardır.
İcraat ve tahsilatta defterdârın icra memuru olarak emri altında farklı vazifeleri bulunan beş görevli bulunurdu. Bunlardan ilki
başbakıkulu denilen devlet gelirlerinin birinci tahsil memurudur. Defterdârlıkta bunun bir dairesi olup emri altında bakıkulu ismiyle altmış kadar mübaşir vardır. Bunlar
hazineye borcu olup vermeyenleri hapis ve sıkıştırma ile tahsilat yaparlardı. Bu yüzden maliyeye borcu olanlar başbakıkulu hapishanesinde tutuklanırlardı.
İkinci icra memuru
cizye başbakıkuludur. Bu da cizye sebebiyle hazineye borcu olanları takip eder. İltizama verilen cizyelerin
mültezimlerinden henüz borcunu ödememiş veya yatırmamış olanları takip ederdi. Defterdârın üçüncü icra memuru
tahsilat ve ödemelere ilgilenen veznedar başıdır. Bunun da maiyetinde dört veznedar vardı. Baş defterdârın icra memurlarından dördüncüsü sergi nâzırı
beşincisi de sergi halifesi olup her ikisi de hazine ile ilgili işlerin defterini tutuyorlardı.
Defterdâr tabiri
1838 senesinde ilân edilen Hatt-ı Hümâyun gereğince terk edilerek yerine "Mâliye Nezâreti" tabiri kullanılmıştır.
NİŞANCI
Osmanlı devlet teşkilâtında Divan-ı Hümâyunun önemli vazifelerinden birini yerine getiren görevli için kullanılan bir tabirdir. Nişan kelimesinden türetilmiş olan "Nişancı"
ferman
berat
mensûr
nâme
mektup
ahidnâme(sözleşme)
hüküm gibi devletin resmî evrakının baş tarafına padişahın imzası demek olan nişanı koyardı. Bu görevliye nişancı
muvakkî
tevkiî ve tuğraî gibi isimler de verilirdi.Nişancı ayrıca yardımcıları vasıtasıyla:Divanda yapılan görüşmelerin kayıtlarını tutarak Mühimme Defteri’ne(Divan Defteri) kaydetmek
Ferman
berat gibi belgeleri hazırlamak
Sadrazam ve padişah arasındaki ve dış ülkelerle olan yazışmaları hazırlamak
Tapu kayıt defterlerini tutmak gibi görevleri de üstlenmişti.
Osmanlı devlet teşkilâtında XVIII. yy. başlarına kadar önemli bir makam olan nişancılık
daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardı.
Bunun için Osmanlı Devleti'nin merkez teşkilâtı içinde önemli bir yeri bulunan divanın azalarından biri de "Nişancı" adını taşıyan görevli idi. Divan-ı Hümayun çalışmalarının hazırlanması ve yürütülmesi ile ilgili çok önemli bir görevi yerine getiren nişancı bizzat padişah tarafından atanırdı. Önemli hizmeti bulunmasına rağmen
nişancılığın Osmanlılar'da hangi tarihlerde kurulduğu kesin olarak tespit edilebilmiş değildir. Bununla beraber
bazı araştırıcılar bu kuruluşu Osmanlı Devleti'nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi dönemine kadar çıkarırlar. Çünkü
bu döneme ait fermanlarda tuğra bulunmaktadır. Kısaca nişancılığın Fâtih'ten önce mevcut olduğu
fakat Fatih zamanında tam anlamıyla geliştiği bilinmektedir.
Divan-ı Hümâyunda vezir-i âzamın sağında ve vezirlerin alt tarafında oturan nişancı
önemli bir hizmeti yerine getiriyordu. Nişancılar
görevleri icabı bazı özellikleri taşıyan kimseler arasından seçiliyorlardı. Nişancı olacak kimselerin inşa(güzel yazı yazma) konusunda maharetli olmaları gerekirdi. Görevleri icabı olarak inşa konusunda maharetli olmaları
devlet kanunlarını iyi bilerek yeni kanunlar ile eskiler arasında bağ kurup onları telif etme kabiliyetine sahip bulunmaları gereken nişancıların
ilmiye sınıfına dahil ve sahn-ı semân(üniversite) müderrisleri(hocaları)nden seçilmesi kanundu.
Nişancılar
XVI. asrın başlarından itibaren Divân-ı Hümâyunun kalem heyeti arasında
bu vazifeyi yerine getirebilecek olan reisü'l-küttâblardan seçilmeye başlanmıştır. Fâtih döneminde müesseseleşerek kurulduğunu gördüğümüz nişancılık
Osmanlı Divân-ı Hümâyunun dört temel rüknünden(gereğinden) birini oluşturuyordu. Fâtih kanunnâmesinde de belirtildiği gibi bu dönemde vezirlik
kadıaskerlik ve defterdarlıktan sonra en önemli vazife nişancılıktı.
Nişancı
Divân-ı Hümâyun üyesi olmasına rağmen
vezir rütbesine sahip ve hâiz değilse kanun gereği arz günlerinde padişahın huzuruna kabul edilmezdi. Sadece nişancılığa tayin edildiği zaman bir defa padişahın huzuruna girip tayinlerinden dolayı teşekkür ederdi.
Nişancılık
XVI. asrin sonlarından itibaren yavaş yavaş önemini kaybetmeye başladı. XVII. asrın ortalarında nişancılık adeta kuru bir ünvan haline geldi. XIX. yüzyılın başlarına kadar ismen de olsa varlıklarını devam ettiren nişancılar
eski önemlerini tamamen kaybettiler. Bu sebeple nişancılık 1836 yılında tamamen kaldırılarak vazifeleri "Defter eminine" verilmiştir. Bu tarihten sonra önemli işlere dair fermanların üzerlerine Bâbıâlî
diğerlerine de defter eminleri tarafından tayin edilen ve tuğranüvis denilen memurlar tarafından tuğra çekilirdi. 1838'de tuğra-nüvislik görevi de kaldırılıp Bâbıâlî ile defter eminliği tuğracılığı birleştirildi. Böylece bu hizmetin Bâbıâlî’de görülmesi kararlaştırıldı.
Divân-ı Hümâyunda yukarıdaki asil üyelerin dışında şunlar da zaman zaman divan üyeliği yapmışlar divan toplantılarına katılmışlardır:
Rumeli Beylerbeyi
Beylerbeyi
hem askeri hem de idarî amir olarak bulunduğu eyalette padişahın temsilcisidir.
İlk beylerbeylik Orhan Bey zamanında ortaya çıkmış
Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi olarak ikiye ayrılışının Çelebi Mehmet zamanında gerçekleştiği tahmin edilmekle beraber kesin tarihi bilinmemektedir . Rumeli Beylerbeyi daha kıdemlidir. Rütbeleri yükselince kubbealtı vezirliğine atanıyorlar ve Divan-ı Hümayun'un üyesi oluyorlardı. 1536 tarihinden itibaren vezirlik rütbesi olan Rumeli Beylerbeyi
Divan-ı Hümayun üyesi olarak merkezde bulunduğu zamanlarda divan toplantılarına katılmıştır. Bu tarihten önce Rumeli Beylerbeyi
Divan-ı Hümayun üyesi değildi .
Kaptan-ı Derya
Osmanlı Devleti'nde bahriye(deniz Kuvvetleri) teşkilatının en büyük amiri ve donanmanın başkumandanıdır. Denizciliğin gelişmesi ile vezirlik verilen kaptan-ı derya
Divan-ı Hümayun üyesi olarak
merkezde bulunduğu zamanlarda divan toplantılarına katılmıştır. Divan-ı Hümayun'da
kendisine havale olunan bahriye teşkilatı ile ilgili meselelerle ilgilenirdi.Bahriye teşkilatındaki tayinler
kaptan-ı derya tarafından yapılırdı. Önemli işleri vezir-i âzama arz ederdi. Bahriye ile ilgili işler için hüküm yazmaya ve tuğra çekmeye yetkisi vardı.
Yeniçeri Ağası
Yeniçeri ağası
yeniçeri ocağı ve acemi ocaklarından sorumlu tek kişidir. Yine divanda görevli olan rikâb-ı hümayun ve özengi ağaları denen ağaların reisidir. Böylece Divan-ı Hümayun toplantılarının teşrifatında çok önemli bir rolleri vardır. Yeniçeri ağası vezirlik rütbesi olursa Divan-ı Hümayun üyesi olarak toplantılara katılabilmekteydi. Yeniçeri ağasının arza çıkma yetkisi vardı. Eğer vezirlik rütbesi varsa divan üyeleri arasında arza iki kez çıkma imkanına sahip tek kişi oluyordu. Divan toplantılarında
ocağa ait işlerle ve İstanbul'un asayişi ile ilgili konularla ilgilenirdi.
alıntı